• BIST 97.886
  • Altın 277,971
  • Dolar 5,8286
  • Euro 6,4899
  • Adana : 19 °C
  • Osmaniye : 17 °C
  • İçel : 21 °C
  • Hatay : 12 °C
  • Kmaraş : 12 °C

Afrin'e Doğru Kartlar Yeniden Karılırken

02.03.2018 15:43
Prof. Dr. Esat ARSLAN

Prof. Dr. Esat ARSLAN

Suriye’de Yasadışı Örgüt Sendromu

Neden böyle bir alt başlık kullandım, biliyor musunuz sevgili okurlar, tek başına belirti “Semptom” olarak adlandırılırken, özel bir bozukluğu belirleyen, bir arada görülen ve tanıyı kolaylaştıran bulgu ve belirtilerin tümü “Sendrom” olarak adlandırıldığı için… Evet, sevgili okurlar, uzun lafın kısası gerçekten de Suriye’de arapsaçına dönmüş bir yasadışı örgüt sendromu var da ondan… Suriye’de binden fazla örgüt var denildiğinde ya da belgeler göstererek ifade ettiğimizde, karşınızdaki insanların size tuhaf tuhaf baktıklarını hissediyorum. Yüzlerinde öyle bir ifade sezinliyorum ki, “Hocam, sizi iyi tanırız, ama bu konuda son derece hayalî düşünüyorsunuz”, der gibi bir halleri var gibime geliyor. Ama kendi kendime de ben diyorum ki,  tanıdığım lafı dinlenir olanların bile bu konuya ne kadar bigâne olduklarını görüyor ve şaşırıyorum. Suriye’de binden fazla örgüt varken, şunu söylemeye çalışıyorum, bunlar bir tür menfaat gruplarıdır, o çatışma ortamında, zayıf ve güçsüzlerin ellerindeki imkânları kullanarak muhatap alınmaya oynamaktadırlar. Öyle ki bölgede 7-8 kişiden oluşan örgütler bile var. Bunlar bir araya gelir gelmez,  bir “youtube” videosu çekerler, kendilerine birlik, tugay, cephe gibi isimler verdikten sonra bunları tutabilene aşk olsun. Sayıları yüze ulaştığında kendilerine İslam Ordusu diyenler bile olduğu bilinmektedir. Anımsayınız, Rejimin Lideri Beşşar Esed olayların başlamasından kısa bir süre sonra af çıkarmıştı. Aslında, bu Suriye Devlet İstihbarat Örgütü “Muhaberat”’tan gelen bir öneriydi,  Beşşar sadece başını sallamakla yetindi. Arap Alevisi, Nusayriler üzerine bina edilmiş olan “Muhaberat” örgütü, yasadışı örgütlerin veri tabanıydı, kimin ne olduğunu ya da ne olmadığını çok iyi biliyordu.  Af ile çıkanlar arasında daha sonra “İslam Ordusu” adlı örgütün lideri olan Zehran Alluş da vardı. Bunlar Suriye terör dünyasının önde gelen isimleriydi, yasadışı örgütlenme sistematiğini çok iyi biliyorlardı. Örneğin azılı teröristlerden Hasan Abbud’un kardeşi Ebu Şadi Abbud, Ahmed İsa gibi adı terörle anılan daha sonra kanlı eylemlerin öznesi durumundaki birçok silahlı örgütün başına geçecek isimler de bulunuyordu. Onlarca yıldır, ülkesinde ve Lübnan’ın “Bekaa Vadisi”nde koruması altında barındırdığı örgüt deneyimi ile Beşşar Esed’in istediği sadece kendisinin hedefleri göstermesiydi. Bir başkası Baas rejiminden beslenenlerin iç savaş dolayısıyla yitirmiş olduklarını tekrar kazanmalarıydı. Bu alanda en çok örgüt kuranlar arasında oto alım-satım simsarları, distribütörleri, inşaat şirketleri sahiplerinin olduğu bilinmektedir. İç savaşın patlaması ile Baas rejiminden beslenenler rejime biat ettiklerini silahlarıyla göstermesini bilmişlerdir. Bu örgütlerin bir kısmı daha sonra birleşmeler yolu ile yeni örgüt, çatı örgütü ya da cephe adını alsalar bile maişetlerini sağlayan patronlarına hep sadık kaldılar. Diğer bir deyişle bu örgütler bağımsızdılar ve kendi kimliklerini muhafaza ettiler, tekrar ticarete dönmeleri kendileri için bir büyük amaç olarak belirlemişlerdir. Çoğunluğu Nusayri olan bu tür rejim taraftarı örgütler, “Artık Alevilerin dönemi kapandı, bu savaşı kazanacağız, karılarınız kızlarınız her şeyinizi alacağız” şayiaları ve “Haydin Cihada, Aleviler Mezara, Hıristiyanlar Beyrut’a” sloganlarıyla daha bir keskinleştiler. Yakaladıkları her bir Sünni Suriyeli’ye “Birruh, biddem, nefdik ya Saddam” Irak versiyonunu “Ruhumuzla, kanımızla Beşşar canım feda yoluna”(Birruh, biddem, nefdik ya Beşşar)söyleterek,  hasım olarak nitelidkleri bu masum insanları işkence yaparak hunharca öldürdükleri BM raporlarında yer almış, hatta daha da ileri giderek kimyasal silah bile kullanmışlardır. Barış zamanında Şam, Halep, Tartus, Rakka, Deyrizor, İdlip ve Afrin’de ofisi olup 10-200 kişi istihdam edenler, Halk Güçleri (Kuvvet Şaabi) ya da kısaca “Şebbiha” adı altında rejimin yanında yer almışlardı. Aslında bu örgüt Sovyetler Birliği(SB) zamanında binlerce uzmanı bünyesinde barındıran SB’nin Şam Büyükelçiliğince örgütlendirilmişlerdi. Türkiye’de de benzer şekilde, Ankara’da JUSMAT” (Türkiye’ye Yardım ABD Müşterek Askeri Görev Birliği, Joint US Military Mission for Aid to Turkey) bünyesinde faaliyet gösteren, “Gladio” olarak bilinen “Seferberlik Tetkik Kurulu” bir anlamda halkın karşı koyma refleksinin örgütlenmesinden başka bir şey değildi. Bu kurul daha sonradan millileştirilerek Genelkurmay Başkanlığına bağlı “Özel Harp Dairesi” ve bilahare “Özel Kuvvetler Komutanlığı” olarak faaliyet göstermiştir.

1975'te Suriye'nin Lübnan'a girmesinden sonra Şebbihaların sistematiği hem Suriye içerisinde hem de bir illegal “Terör Üniversitesi” konumundaki Bekaa Vadisinden tüm Ortadoğu’ya yaygınlaştırıldı.  Suriye ve Bekaa Vadisi tüm Ortadoğu ülkelerindeki meşru yönetimlere terör ihraç eder duruma getirilmiştir.       

‘Özgürlük için savaştığını’ ve “Özgürlük Savaşçıları” olduklarını iddia eden bu örgütler, Suriye’de devleti, altyapıyı, değerleri ve toplumu büyük oranda harap ettiler. Daha önce Alevisi, Sünnisi, Hristiyanı, Asurisi, Musevisi, ateisti ile dinini / inancını dünyada özgürce yaşayan, dini bayramları resmi tatil olan insanlara, kendi dini anlayışlarını dayattılar, keyiflerine göre kimilerini kâfir ilan ettiler ve korkunç cinayetler işleyerek, her türlü toplumsal değeri ayaklar altına alarak toplumda telafisi mümkün olmayan bir yıkım yarattılar.

Afrin’de İran ve YPG/PYD/SDG Manevrası

Türkiye Cumhuriyeti müttefiki ABD ile birlikte bir NATO projesi olan eğit-donat ile başlamış olduğu “Özgür Suriye Ordusu” temellendirilmesine, oluşturulacak yapının çok parçalı bir yapı göstermesi ve etkinliğinin de uzun zamana baliğ olacağını düşünerek, bu projeden vaz geçerek Türkiye’yi bir başına bırakmayı yeğlemiştir. Şüphesiz bu hareket tarzının oluşmasında AB ve İsrail’in ve de özellikle MOSSAD’ın çalışmaları etkili olmuştur. Bu projenin görünür tehdit unsuru doğrudan IŞİD’in kendisiydi.  ABD burada da maliyet müessiriyet hesabı yaparak, ABD’de lobisi olmayan oldukça ucuza mal olabileceğini düşündüğü, IŞİD'in kontrolündeki toprakların geri alınmasını sağlayabilecek ve tekrardan güç kazanmasının önleyebileceği ve başta Türkiye olmak üzere İran, Irak ve Suriye rejimlerini denetleyebileceği düşüncesiyle Türkiye’nin onlarca yıllardan beri savaştığı bizzat PKK’nın kendisine yönelmiştir. Ancak onu rahatsız eden PPK yapısının Marksist-Leninist bir yapı olması yanında Stalin-Kaddafi karması totaliter bir örgüt olmasıydı. Nispeten bu üst yapı dışında kalan aynı hedefi benimseyen KCK/PYD/PYD/SDG/QSD ‘nin kurulmasına öncülük edilmiştir. Bu örgüt öylesine bir örgüt olacaktı ki komşu ülkelere sızma girişimlerinin yöneltilmesinde, kilit öneme sahip olabilecekti. Sık sık bölgede SDG’nin etkin bir unsur olduğunu göstermek için,” bölge ve dünya kamuoyuna IŞİD ile savaşta kendini ispatlamış stratejik ortağımız SDG’dir” diyerek, hem NATO üyesi TC’ni dışlamış hem de bu örgütü stratejik ortak mertebesine yükseltmiştir.  Sözcüler konuşmalarına devamla “Bir yıl önce bugün Rakka IŞİD'in elindeydi. Başka kimse IŞİD'i başkentinden tasfiye etmeye girişmeye hazır değildi. SDG ise bunu yaptı. SDG'nin yüzlerce yabancı savaşçıyı yakalamış olmasından ötürü "gururlu” olduklarını açık açık dile getirmede herhangi bir beis görmeyecek hale gelmişlerdir. Astana süreciyle bölgede üçüncü garantör güç olan İran da Lübnan ve Suriye’deki “Hizbullah” yapılanmasına benzer, Irak’ta örgütlediği bir çatı örgütü olan “Haşdi Şaabi” (Halk Seferberlik Güçleri)’yi bir kısmını Suriye’ye geçirdiği gibi “Haşdi Şaabi”nin Suriye uzantısını da örgütlemeyi bilmiştir.

Ancak Kandil güdümünde rüştünü her ne pahasına olursa olsun ispatlamak amacında olan ve kartların yeniden karılması sırasında seçenek arayan SDG, 20 Şubat 2018 tarihinde hiçbir zaman irtibatını kesmediği Suriye rejimi ile anlaşma sağlamış ve Halk Güçleri (Kuvvet Şaabi) Afrin’e geçmişlerdir. Geçişte 2013’ten Şubat 2016’ya kadar El Nusra, Ceyş’ül Mücahidin, Şam Cephesi gibi grupların kuşatmasında kalan Alevi köyleri Nubbul ve Zahra’dan olmuştur. Bu manevranın varlığı özellikle Rusya tarafından anlaşılınca risk bir anda büyümüştür. Bilindiği üzere RF, defalarca Suriye güçlerinin geçişini engellemiştir. Bunun bir bakıma Türkiye-NATO makasını açmaya yönelik bir açılım da olduğu değerlendirilebilir. Ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan ile 19 Şubat’ta telefonda görüşen Putin, bunu engelleyebilecekleri sözünü vermiş olabileceği gibi sahada da bir hareket olmayacağını söz vermiş olabileceği kıymetlendirilebilir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Putin’le yapmış olduğu telefon diplomasının ardından Ruhani’yi de arayarak Haşdi Şaabi’nin ilerlememesini sağlaması kayda değer bir gelişme olduğu düşünülmektedir. Sputnik Rus Haber Ajansının bu görüşmeden sonra RF Dışişleri Bakanı Lavrov’un “Türkiye’nin güvenlik çıkarları, Şam’la doğrudan diyalog yoluyla tamamen korunabilir.” sözleri RF’nun olaya bakışını da özetlemektedir. Olaya biraz daha derinlemesine bakıldığında ise Rusya’ya rağmen geçişi sağlayanın İran olması savını güçlendirmektedir. Çünkü İran, Putin’in gerek nükleer krizde, gerek BMGK nükleer yaptırım kararlarında, gerekse Suriye konusunda Tahranı malzeme yapmasını ortak aklın bir köşesine yazmıştır. Çünkü Suriye’de yeniden alan genişletirken; İran, Rusya'nın Türkiye ile birlikte inşa ettikleri ortak gözlem üslerini İdlib-Halep, İdlib-Hama arasına kurdurup, İran-Suriye güçleri arasında tampon yapmasını benimsememiştir.

Sonuç

Türkiye'nin sınırındaki terör tehditlerine karşı endişelerinin giderilmesinde ABD ile samimi ve önyargısız diyalog ve açık iletişimin her iki ülke arasında yaşanılan gerginlik ortamında güvensizliği azaltarak güven tazelenmesi yolunda etkili yol olabileceği düşünülmektedir. Diğer bir deyişle, akl-ı selimin egemen olduğu bir kavramsal çerçeve içerisinde her iki ülkenin çıkarları düşünüldüğünde, Türkiye Cumhuriyeti’nin hem Suriye’deki mevcut rejim ile hem de ABD Savunma Bakanlığı “Pentagon” ile bir uzlaşı zeminine doğru gidilmesinin akılcı olduğu düşünülmektedir. Sorunların çözülmesinde, Trump Yönetiminden ziyade, ABD üst yönetiminden farklı bir özerk yapı içerisindeki ABD Savunma Bakanlığı “Pentagon”unun muhatap alınması daha akılcı olduğu kıymetlendirilmektedir. Tüm taraflar tarafından tecrübe edilmek suretiyle sınanmıştır ki, çok başlılığın egemen olduğu bir zeminde terörün yaygınlaşma eğilimi göstermekte olduğu görülmüştür. Yasadışılığın hâkim olduğu Suriye’nin kuzeyindeki Türk sınırına yakın topraklarda elinde silah tutanların biçimlendirdiği özerk yapıların baskı ve terör üretebileceği yaşanılarak ve yakinen görülmüştür. Türkiye'nin sınır bölgesindeki de meşru güvenlik kaygılarını asgariye düzeye indirmek amacıyla Münbic dâhil Fırat’ın batısı TSK ve ÖSO ile Fırat’ın doğusu ise TSK ve eğit-donat programı ile yerel birliklerle güvenli bölge haline getirilmesi her şeyden fazla önem arz etmektedir, sevgili okurlar.

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
EDİTÖRÜN SEÇTİKLERİ
Tüm Hakları Saklıdır © 2010 Adana Yorum | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0322 290 27 16 / 0532 268 05 48 | Haber Yazılımı: CM Bilişim