• BIST 94.137
  • Altın 282,305
  • Dolar 5,8801
  • Euro 6,4975
  • Adana : 22 °C
  • Osmaniye : 23 °C
  • İçel : 25 °C
  • Hatay : 24 °C
  • Kmaraş : 22 °C

6 Nisan Öldürülen Gazeteciler Günü

08.04.2016 17:25
Prof. Dr. Esat ARSLAN

Prof. Dr. Esat ARSLAN

Bundan 21 sene evvel ABD’de gerek Ulusal Arşiv Dairesinde gerekse Kongre Kütüphanesi arşivinde çalışmaya giderken Namık Kemal, Mizancı Murat, Dr. Abdullah Cevdet ve Hüseyin Cahit Yalçın gibi büyük gazetecilerin özel bir yeri vardı, algı dünyamda. Türkiye’deyken kendilerine hiç laf ettirmezdim. Algı dünyamın ve dünya görüşümün biçimlenmesinde büyük katkıları olmuştu, bu dev gazetecilerin. Onlara ne laf söyletirdim, ne de toz kondururdum. Hatırını kıramayacağım dostlarım, lafı döndürüp dolaştırıp, konu onlara kadar getirdiklerinde, başkaca bir konuya atlamayı nasıl becerebiliyordum, bunu yıllar içerisinde öğrenmiştim. Ama unutulmaması gereken, Kurtuluş Savaşında tescilli bir mütareke basını da vardı. Yaş olarak, Tünel’de Doğan Apartmanında oturan Üstat Şeyhül Muharririn Burhan Felek ile yine Üstat Şeyhül Muharririn Refii Cevad Ulunay’ın evlerinde yapmış oldukları kamuoyunu anlama ve tutma toplantılarına yetişememiştim. Bu geleneği sürdüren, müteveffa Üstat Tarihçi ve Gazeteci Yılmaz Öztuna anlatmıştı bu Perşembe toplantılarının lezzetini. Bu tür toplantılar aynı zamanda bir tür nezaket ve nezahetin yanında bir de çömez yetiştirme gibi bir misyonik görevi olduğunu kendisinden dinlemiştim. O da Türkiye Gazetesinin başyazarı olduğu devrede ve öncesinde bu alışkanlığını sürdürmesini bilmişti. Yani anlayacağımız, hemen hemen her meslek grubunda bir usta-çırak eğitimi vardı.

Cemil Meriç’in veciz bir biçimde ifadesiyle "Doğu, irfanı hisarla kuşatmış. Bezirgân (tüccar) sokmamış mabede. Gurular (Sanskritçede "öğretmen" veya "usta") yıllarca davar güttürmüşler çömeze, odun taşıtmışlar. Ve meşaleyi çetin imtihanlardan sonra tutuşturmuşlar eline" bu güzelliği anlatıyordu. Ben de Cemil Meriç’in veciz bir biçimde ortaya koyduğu özdeyişi çerçevesinde böyle bir meslek etiği ile büyüğümü küçüğümü bilerek kendimi yetiştirmeğe çalışmıştım, yaşam engellerini bir bir aşarken… Doğrusu bu, bir ömür devri sisteminin gereği de bu idi.

Ama, Amerika’da Kongre Kütüphanesi Arşivinde çalışırken, alakasız bir dosya içinden, bir Türk Gazetecinin, ABD Büyükelçisine hamdı senalar sunan ve sürekli ulufe (para) aldığına dair bir belge bulunca, içim bir tuhaf olmuştu. Ve de ilk kez ağzımdan “gazeteci makulesi” sözcüğü dökülüvermişti. En çok da canımı ABD’den beslenmek, dolarla sebeplenmek sıkmıştı. Kimdi bu gazeteci? Bu gazeteci, CHP’nin resmi yayın organı Ulus Gazetesinin Başyazarı anlı şanlı Hüseyin Cahit Yalçın idi. O dönemde en önemli kalem kavgası polemiklerini Cumhuriyet Gazetesinden Nadir Nadi ile yaptığı bir zaman diliminde bu zat-ı muhterem ABD’den de beslenmişti. Bu kişi, aynı zamanda milletvekiliydi. Belgeyi önüme koydum ve “gazetecilik, hiç de üç kuruş, otuz paraya çalışmak demek değilmiş”, diyerek, bayağı canım sıkılmıştı.

Gazeteci makulesi deyimi, İkinci Dünya Savaşı sonrası ellili yıllarda Cağaloğlu yokuşu gazetecilerinden farklı, İstanbul burjuvazisi içerisinde yer edinmeye çalışan, “Makyevelist Gazeteci Milleti” için söylenmiş bir tabir olduğunu anımsıyor ve düşünüyorum. İki gün önce “6 Nisan Öldürülen Gazeteciler Günü”ydü, bilmem anımsayanımız oldu mu? 6 Nisan 1909 tarihinde İstanbul ‘da öldürülen Serbesti Gazetesi yazarı Hasan Fehmi Beyin ebediyete intikalinin üzerinden tam 107 yıl geçmişti. Milli Mücadelenin ilk kurşununu 15 Mayıs 1919 tarihinde İzmir’de Gazeteci Osman Nevres (Hasan Tahsin) atmış, Sorbonne Üniversitesi Siyasal Bilimlerden mezun bu Balkan kökenli gazetecimiz şehit olmuş ama onun bu hareketi Kurtuluş Savaşının itici gücünü oluşturmuştur. 1948’de Sabahattin Ali, 1974 Kıbrıs Şehidi Âdem Yavuz, 1979’da Milliyet Gazetesinin Yazı İsleri Müdürü Abdi İpekçi, 90’lı yıllardan itibaren, Çetin Emeç, Uğur Mumcu, 1999’da Ahmet Taner Kışlalı bilinçli kurşunların, patlayıcı maddelerin hedefi olmuşlardı. Onlar yaşamlarında, güvercin tedirginliğiyle yürüdükleri kaldırımlarda, arkadan sıkılan kurşunlarla yâda arabalarının içerisinde param parça edilerek şehit edilmişlerdi. Parti gazetelerinin ve gazetecilerinin birbirleriyle didişmeleri ve didişirken kan kaybetmeleri, işten atılmalar, hırpalanmalar, işsizlik kuyusuna savrulanlar ve kurbanlar hep olmuş, Türk Gazeteciliğinde bütün bunlar olağan işlerdendi. Bu meslekte, tanıdığım dostlarım vardı, çok tedirgin bir yaşam kavgası içerisinde olduklarını da biliyorum.

Ama şimdi, devir Gazetecilik değil, “Gaz Tenekeciliği” devriydi, beslenmenin, sebeplenmenin dozu iyiden iyiye kaçmıştı, her bir şey aleniyete dönmüştü. Yanak yanağa özçekim (selfie) yapmanın hiçbir ayıplanacak yanı yoktu. Bunların büyük bir kısmı, bırakın “havuz medyası “deyimini, adeta yabancı ülkelerin ulusal hedeflerinin makulesi haline gelmişlerdi. Türkiye'de gazeteci olmanın Türkçesi “herhangi bir diplomaya ihtiyaç duymadan her istediğin konuda ahkâm kesebilmek” olmuştu. Onlar her şeydi, hâkimden daha hâkim, doktordan daha doktor, futbolcudan daha bi-topçu, kraldan daha kralcı olmakla özdeşleşmişlerdi. Oysaki, Kardinaller Meclisi gibi Medya Tower ve boğazdaki yalılara kümelenen bu gazeteci makulesi dışında kalan, küçümsenen Anadolu basını gazetecileri, namuslarıyla onurlarıyla dimdik ayakta kalarak, sadece yazmış oldukları toplumu yönlendiren yazıları ile değil, yazdıklarının, düşündüklerinin paralelinde topluma yaşam koçluğu yapmağa devam etmektedirler, haberiniz olsun. 

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
EDİTÖRÜN SEÇTİKLERİ
Tüm Hakları Saklıdır © 2010 Adana Yorum | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0322 290 27 16 / 0532 268 05 48 | Haber Yazılımı: CM Bilişim